Ahlâkî bir mesele olarak deprem

Yer bir kez daha yerinden oynadı. Kandilli’ye göre 6,9; yabancı kaynaklara göre 7,0 büyüklüğünde bir deprem İzmir’i vurdu. O anları, İzmir’de, bir hastanede tecrübe eden ve afetlerle ilgili naçizane hem akademik çalışmalar üretmeye çalışan hem de sahaya yönelik çalışmalara katkı sağlamaya gayret eden biri olarak toplumsal olarak afetler konusunda farkındalığımızın ne kadar düşük, reflekslerimizin ne kadar zayıf ve tamamen hazırlıksız olduğumuzu bir kez daha gözlemleme şansım oldu. Yol uzun, zorlu ve sonunda ışık var mı, belli değil.

Son 10-15 yıllık zaman diliminde, pek çok şehirde, gelişmişlik göstergesi olarak kabul ettiğimiz yüksek katlı, ışıltılı cam ve çelik yığını devasa binalar dur durak bilmeden her yeri kaplamaya devam ediyor. Zemin etüdü, depreme dayanıklılık, imar izni vb. pek çok konu her nasılsa halloluyor ve bu çirkin binalar her yerde yükselmeye devam ediyor. İzmir’de de ne yazık ki durum farklı değil. Özellikle Bayraklı’nın iş ve yaşam merkezi haline dönüşmesi ya bu binalar sayesinde oldu ya da bu binalar bu dönüşümün sonucu. Değişmeyen tek sonuç, karşı karşıya olduğumuz hayati risklere karşı daha da korunmasız hale geliyor olmamız. 

30 Ekim Ege Denizi Depremi, İzmir ve çevresine “ne kadar hazırsınız” diye bir hatırlatma niteliğinde idi. İzninizle bu yazıda, hacmi aşmadan birkaç gözlemi paylaşarak bir tespit ile sonuca varmayı planlıyorum.

İlk evvela, arama kurtarma ekiplerinin ve gönüllülerinin harekete geçme ve intikal etme kabiliyeti, ülkemiz için gurur verici derecede iyi. Haklarını teslim etmek gerek. Sanırım afet ülkesi olduğumuzu, afetlerin sayı, etki ve şiddetinin her geçen yıl ile birlikte çok daha fazla artıyor olması arama kurtarma ekip ve gönüllülerinin reflekslerini geliştirmeye devam ediyor. Ancak burada şöyle temel iki sorun var. Birincisi arama kurtarma ekipleri ile sağlık ekipleri enkaz alanına mümkün olan en kısa zamanda ulaşabilirse, bu gelişmiş refleksler daha anlamlı oluyor. Deprem sonrasında İzmir’de büyük bir panik yaşandı ve insanlar hemen şehri terk etmek ve (şanslı olanlar) yazlıklarına gitmek üzere yollara döküldü. Trafik bir anda o kadar yoğunlaştı ki, arama kurtarma ve sağlık ekipleri enkaz alanlarına ulaşmakta büyük zorluklarla karşılaştılar. Çevre yolunda emniyet şeridini büyük bir aymazlıkla işgal eden sürücüler de bu sürece tuz biber ekti.  İkinci sorun, yıkım alanında, ekiplerin intikal edeceği zamana kadar geçen süre ayrı bir kritik konu. Bu durumda hep ve ilk aklıma gelen, ne yazık ki sürdürülemeyen Mahalle Afet Destek Projesi kapsamında, 1999 Marmara Depremi sonrasında oluşturulan Mahalle Afet Gönüllülüğü sistemi oluyor. Her mahallede temel düzeyde arama-kurtarma, ilk yardım gibi eğitimleri almış gönüllülerin bulunmasını esas alan bu proje profesyonel ekipler gelene kadar olay yerinde güvenliği sağlama, yapılabilecek basit ve ilk müdahaleleri yapma gibi misyonlara sahip bir girişimdi. Yeniden ve yaygın bir biçimde hayata geçirilmesi çok önemli ve hala aklımda o soru: AFAD bunu yapabilecek yetkinlik, kapasite ve mali güce sahipken neden yapmıyor?

Bireysel olarak, yaşam alanlarımızda herhangi bir afet anında risk teşkil edebilecek unsurları tespit etmek ve bu riskleri bertaraf etmek hem çok kolay hem de maliyetsiz iken neden bunu yapmıyoruz. Örneğin evdeki dolapları sabitlemek, yatakları camın önüne yerleştirmemek, bir afet ve acil durum çantası hazırlamak, evin içinde yaşam üçgenleri oluşturabilecek basit düzenlemeler yapmak hiç zor olmadığı gibi hayati derecede önemli. Temel düzeyde afet farkındalık eğitimlerine, ilk yardım eğitimlerine katılmak bir derece daha fazla duyarlı olanlar için ihtimal dahilinde olan yapılabilecekler arasında. Bu liste uzayıp gider.

Kamu kurumlarının, yerel yönetimlerin ve diğer ilgili aktörlerin yapabileceği şeyleri yaptıkları ile mukayese edince ortaya çok da iyimser olmayan bir tablo çıkıyor. Sivil toplum kuruluşları ve gönüllü ağları ise umudumuzu arttırıyor. Bir zamanlar Hayat Destek Derneği koordinasyonunda oluşumu sağlanan Sivil Toplum Afet Platformu (SİTAP) çok önemli bir şemsiye yapı sağlamıştı ki yeniden hayat geçirilebilmesi ve güçlendirilerek yaygınlaştırılabilmesi için gösterilen çabalara desteğim olduğunu söyleyebilirim. Elâzığ Depremi, bu platformun revize edilmiş güncel bir versiyonun doğmasına vesile oldu: Sivil Toplum Kuruluşları Afet Koordinasyon Platformu. Bu platform Elazığ’dan sonra İzmir’de de aktif rol oynadı. İyi ki varlar…

***

İzmir Depremi ile ilgili, Belediyenin oluşturduğu çadır alanı ile Kızılay ve AFAD’ın oluşturduğu çadır alanı karşılaştırması ve rekabeti gibi üzücü konulara şahit olmaktan da geri kalmasak da en üzücü durum depremi kişisel ve toplumsak ahlaki değerlere bağlayarak insani değerlerden uzak tespitlerin yapılması ve pek çok insanın da bunu kabul ederek onaylaması idi.

Ben de altını çizerek söyleyeyim, Depremlerle birlikte tüm afetler sonucunda kaybettiğimiz canlar, uğradığımız psikolojik ve ekonomik zarar, izleri silinmeyecek travmalar ahlaki bir sorunun sonucudur. Bu ahlaki problem ise toprağın ahını alarak doğanın dengesini alt üst eden bir tercihler toplamı ile açıklanabilir. Her bulduğumuz yeşil alanı betona boğmak, ormanlarda kazara (!) çıkan yangınların hemen ardından oralara birer lüks otelin kondurmak, sorumsuzca tüketerek çevre ve hava kirliliğine sebep olmak gibi ahlaki sorunlar…

Ve işte sonuç, 2020 yılı sonu itibariyle (plastik, tuğla, beton ve diğerleri gibi) insan yapımı nesnelerin ağırlığı dünyadaki tüm canlıların ağırlığını (toplam biyokütleyi) aştı ve tahmini olarak bir teratona (1 trilyon tona) ulaştı.

Kendimizi kutlayalım…

Not: Bu yazı kaleme alınırken, 27 Aralık 2020 Pazar günü, saat 09:47’de Elazığ’da 5,3 büyüklüğünde bir deprem daha meydana geldi. İlk açıklamalar korkutucu bir tablonun olmadığını gösteriyorsa da, deprem her zaman hayatımızda.