Televizyonda ne var?

– Yeni çıkan televizyonları gördün mü?

– Peki ya yeni çıkan kitaplardan haberin var mı?

– Çünkü benim okumaya pek vaktim olmuyor.

Gerek de yok!

RTÜK’ten derlenen verilere göre, Türkiye pek çok konuda olduğu gibi televizyon izleme oranları konusunda da rekora koşuyor. Günde ortalama 330 dakika televizyon izliyoruz.

Yani 5,5 saat.

images.png

Vuhuuuvvv…

Bu şekilde ancak takip edebiliyoruz zaten hangi dizide kim yengesiyle, kim kardeşinin kocasıyla….

–  Ya hoca, ne ayıp!…

Yok yok hemen yanlış anlamayın!

“sohbet etmiş” diye tamamlayacaktım!

Aaaa, sizin de içiniz fesat canım…

* * *

Sosyal medya kullanımında da fena değiliz hani. Facebook kullanımında (Filipinler ve Meksika’yı takiben) üçüncü, Twitter kullanımında (Endonezya’yı takiben) ikinci, YouTube kullanımında ise (Meksika, Arjantin ve Vietnam’ı takiben) dördüncü sıradayız.

Bu çağ sosyal medya çağı, bu çağ internet çağı ya hani merak da etmiyor değilim tüm ilişki biçimlerinin yeniden şekillendiği, internet ve akıllı (!) cihaz teknolojisinin dönüştürdüğü sosyal ilişkilerden bir Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin sevdası çıkar mı diye?!…

Kitap okuma oranlarına hiç girmiyorum.

partner-reading-simple-hi

Zira biz (her) gerçekle (de) karşılaşmaktan mutlu olan insanlar değiliz…

* * *

Televizyon…

Evet mucizevi bir buluş!…

Dünyaları evimize getiren, bizi türlü çeşitli haytaların içine sokan, gittikçe gelişen, boyut kazanan, iç bükey bir hâl alan mucizevi alet televizyon.

Evet aynı zamanda tam bir aptal kutusu!…

Ülkemizde günde ortalama 6 saatini önünde geçirdiğimiz bir aptal kutusu. Gerçi şimdi haksızlık etmeyelim. Çoğumuz Osmanlı’daki minyatür sanatının tarihsel gelişimine dair ya da dünyadaki madenlerin ortaya koyduğu çevresel etkilere dair belgeseller izliyor ya da Türk sanat musikisi, caz ya da klasik batı müziği dinlemek için kullanıyor televizyonu. Bu sebeple “aptal kutusu” diyerek de işlevini küçümsemeyelim.

images (1)

Televizyon ile de bir derdim var.

Bittabi benim için ‘konforlu bir dert’ televizyon.

Bu yazının ana fikri diyor ki, bazı insanlar için bu aptal kutusu olan bu alet çok önemli, çok hayatî bir işleve sahip!…

Bir Pazar sabahı yine uyku tutmuyor, tabiri caizse yatak beni kendine çekmek yerine ite kaka dışarı atıyor. Lütfen diyorum, bak bugün Pazar azıcık daha birlikte vakit geçirelim diyorum, akşam erken gel görüşelim diyor. Ben de her Pazar inandığım gibi bu Pazar da inanarak ayrılıyorum kendisinden.

Saat 05:00.

Pek tabi ilk buluşma bir fincan kahve ile!…

Sabahları düşünmek için, daha net görmek, daha iyi anlayabilmek, idrak edebilmek ve empati yapabilmek için önemli, çok önemli bir zaman. Yine bu sabah (tarihi not etmediğim için hangi sabah olduğunu çok net bir biçimde sizinle paylaşamasam da bu sabah da olsa farklı düşünmezdim) düşünürken idrak ettiğim bir husus, televizyon ve işlevleri üzerine bir empati yapmama vesile oldu.

Buyurunuz…

Biz Afganlı bir aileyiz.

Önce Pakistan, sonra İran ve nihayet Türkiye. Buradan sonrası var mı bilemiyoruz. Şu bir gerçek ki nereye gidersek gidelim ikinci sınıf ve hatta üçüncü sınıf insan muamelesi görmeye devam edeceğiz.

Dilinizi bilmiyoruz, sizin söylediklerinizi anlayamıyoruz, sadece okunan ezan ile aynı dinin mensubu olduğumuzu anlıyoruz ve kendimizi yaban ellerde hissetmiyoruz.  Zaman zaman bazı insanlar gelip kapımızı çalıyor, kimi bir tas yemek getiriyor, kimi bir battaniye uzatıyor.

Kimi şefkâtle bakıyor gözlerimize, kimi acıyarak!

Afganistan’da da çok zengin, çok varlıklı bir aile değildik. Dolayısıyla ancak birkaç yüz dolarla çıkabildik vatanımızdan. Zira biri engelli, üç çocuğumuz var ve yaşam artık bizim için neredeyse imkânsız hale gelmişti. Ve karşımızda vatanı savunabileceğimiz bir düşman da yoktu.

Sizler, şükürler olsun ki bilmiyorsunuz her sabah bomba sesleri ile uyanmanın ne demek olduğunu, ya da geceleri çatışma seslerinden uyuyamamanın, çocukların kulaklarını tıkayarak onlara güzel günler göreceğiz yalanlarını söylemenin ne denli bir ağır yük olduğunu. İnşeAllah öğrenmez, inşallah hiç tecrübe etmezsiniz. Belki de anlayamadığınız için acıyarak, belki de az da olsa anlamaya çalıştığınız için şefkâtle bakıyorsunuz gözümüzün içine.

Sizinle konuşabilsek, size bir zamanlar ne kadar güzel bahçelerimizin olduğundan bahsedeceğiz, ne kadar lezzetli meyveler yetiştiğinden…

Sizinle konuşabilsek…

Ne kadar iyi insanlarsınız siz, diyeceğiz…

Sizinle bir konuşabilsek belli aralıklarla gelip bıraktığınız hediyelerin bizim için nasıl büyük umutlara dönüştüğünü söyleyeceğiz.

Sizinle ahhh bir konuşabilsek!…

Diyeceğiz ki…

Sevgili kardeşim, sevgili ev sahibim, ev sahibem, benim aslında en büyük ihtiyacımız olan oturup iki kelâm etmek. Zira evimizde biri engelli iki çocuk var ve bizim anne ve baba olarak birbirimizden başka konuşabilecek kimsemiz yok! …

Çocuklarımız daha çok küçük olmasına rağmen oyun oynamaktan çoktan vazgeçtiler ve erkenden büyüdüler. Zira onlar oyuncakları yeterince tanımıyorlar, bilmiyorlar…

Onlar sadece oyalanıyor. Keşke ara sıra kapımızı çalan insanlar bize pirincin, mercimeğin yanında bir tane bebek, bir tane top getirse de çocuklara, çocuk olduklarını hatırlatabilsek. Yüzlerinde gülümsemeye sebep olabilsek….

Tüm gün evdeyiz. Zira sokağa çıkmaya imtina ediyoruz. Zira din kardeşlerimiz, bize vatan haini gözü ile bakıyorlar. Ama son aylarda bu ülkede yaşananları görünce, bize vatan haini gözüyle bakanların hepsi Medeni (!) Batı’nın şefkatli kollarına yerleşmenin yollarını, vatandaşlık almanın planlarını yapıyorlar. İşte biz, bize kucak açan, aynı dinin mensubu, kardeşlik dininin mensubu olduğumuz bu kardeş ülkede üvey kardeş muamelesi bile göremiyoruz. Ve biz onca sıkıntının arasında var olabilmek için ev sahiplerimizin dilinden anlamaya çalışalım diyoruz. Hem belki terk etmek zorunda kaldığımız vatanımızdan haber alırız, belki şu oyalanan çocuklar Türkçe de olsa çizgi film izleyebilirler diye keşke iki torba daha eksik olsa da kömürümüz bir televizyonumuz olsa diyoruz bazen…

* * *

Bu empati sizin için ne ifade ediyor bilemiyorum ama benim için konuşmaya, söyleşmeye, muhabbete aç, muhtaç misafirler ailelerimizin, din kardeşlerimizin durumunu ifade ediyor.

people-talking-clip-art-free-143427.png

Belki de farkında olmadan ötekileştirdiğimiz bu insanlar, en temel ihtiyaçtan, yemekten, odundan-kömürden bile daha temel bir ihtiyaçtan mahrumlar: İletişim kurmaktan, konuşmaktan. 

Afganlı misafirlerimizin de İranlı misafirlerimizin de bizler gibi konuşmaya, dertleşmeye ihtiyaçları var. Hele ki onca badireden sonra ülkemize misafir olmuş bu insanların dinlenilmeye, en azından kendi dillerinde bir şeyler izlemeye, dinlemeye ihtiyaçları var.

Gerçekten!…

Bir televizyon ancak bu kadar anlamlı olabilir!…

Reklamlar